Üniversiteli Kadın Kolektifi’nden Sema Uğuz yazdı | Modern gericilik ve üniversiteler
Biz üniversiteli kadınlar örgütlenmeli ve bizden çalınan tüm kamusal ve toplumsal alanlarımızı geri almalıyız. Bizden çaldıklarıyla kurdukları hakimiyeti yıkmalı, dinci gerici akademisyenleri tek tek ifşa etmeli, arkasında bulunan patriyarkal sistemi alaşağı etmeliyiz. Tacize, erkek şiddetine ve gericiliğe karşı mor boyalarımızı kuşandık, yeni bir toplumsal tahayyülün kapısını çalıyoruz

Tarih boyunca toplumsal dönüşüm süreçleri sadece ilerleme fikirleriyle değil, bu ilerlemeye karşı geliştirilen dirençlerle de şekillenmiştir. Gericilik, bu direnç biçimlerinden biri olarak, mevcut değişimlere karşı geçmişin siyasal, kültürel ya da dinsel düzenlerini idealize eden bir yaklaşımı ifade eder. Tarihte de önümüze çıkan örnekleriyle gericiliği daha iyi anlayabiliriz. Örneğin kadınların kamusal-toplumsal alanda görünürlük kazanması, eğitim hakkı elde etmesi ve siyasal haklara ulaşması, modernleşmenin en güçlü adımlarından biriydi. Ancak bu dönüşüm, ataerkil ve geleneksel toplumsal yapıların hâkim olduğu çevrelerde ciddi tepkilerle karşılaşmıştır. Kadının “ailenin sınırları içinde” kalması gerektiğini savunan söylemler, kadınların kamusal alandaki varlığını bir “tehdit” olarak kodlamış; eşitlik talepleri “ahlak”, “gelenek” ve “din” söylemleriyle bastırılmaya çalışılmıştır.
Bu tepkiler, yalnızca dinci gerici bir toplumun önyargıları değil; doğrudan siyasal ve ideolojik bir gericilik biçimi olarak ortaya çıkmıştır. Kadın hareketinin her kazanımı, aynı anda bir karşı direnç üretmiş; böylece toplumsal dönüşüm, ilerleme ile gericiliğin sürekli çatışması üzerinden şekillenmiştir.
Üniversitelerde gericilik
Üniversiteler, tarihsel olarak özgür düşüncenin, eleştirel aklın ve bilimsel bilginin üretildiği, egemenlerin de hiçbir zaman tam anlamıyla hakimiyet kuramadığı yerlerden biri olmuştur. Ancak son yıllarda Türkiye’de üniversitelerin bu işlevinden giderek uzaklaştığı; “aile on yılı” gibi başlıklar altında müfredatların ideolojik bir çerçevede yeniden şekillendirildiği, kayyum rektörler ve sivil faşistler ile üniversitelerin pasifize edildiği apaçık ortada. Bunlar, üniversitelerin bilim yuvası olma özelliklerinden uzaklaşmanın yanı sıra, üniversiteleri gerici bir toplumsal düzenin yeniden üretildiği mekânlara dönüştürmeye çalışmaktadır.
Özellikle “aile” kavramının siyasal bir araç haline getirilmesi, üniversite müfredatlarına da doğrudan yansımakta. Toplumsal cinsiyet eşitliği, kadın çalışmaları ya da sosyal bilim derslerinin azaltılması ya da içeriklerinin dönüştürülmesi; buna karşılık ataerkil ve muhafazakâr aile yapısını yücelten ders ve seminerlerin yaygınlaştırılması en görünür örneklerinden. Geçtiğimiz aylarda İstanbul Üniversitesi’nde düzenlenen “Aileye Yönelik Modern Tehdit: Eşcinsel Yönelim” adlı seminer bunun en yakın zamanlı örneğidir. “6 yaşından küçük kız çocukları evlenebilir” sözüyle tanınan Sosyal Doku Vakfı üyesi Nurettin Yıldız geçen dönem Boğaziçi Üniversitesi’ne çağırılmıştı. Bilimsel temelden ziyade gerici zihniyete dayanan bu yaklaşım, üniversitenin özerkliğine, laiklikle çelişmektedir.
Bu gerici dönüşümün diğer sonuçlarından biri, kamusal-toplumsal alanda kadınlara yönelik eşitsizliklerin normalleştirilmesidir. Üniversite yurtlarında yurda giriş çıkış saatlerine karışılması, yurda geç girildiği taktirde aileye mesaj yollanması; kadınların kıyafetleri, davranışları ya da yaşam tercihleri üzerinden dolaylı ya da doğrudan baskı kurulması; kadın öğrencilerin ve akademisyenlerin bu şekilde denetlenmesi bu sürecin bir parçasıdır. Üniversiteler, kadınların özgürleştiği alanlar olmaktan çıkıp, ataerkil denetimin yeniden üretildiği mekânlara dönüşmektedir.
Gericilik, burada yalnızca modernizm karşıtı olan bir düşünce biçimi olarak değil, toplumu gerici zihniyetin kendi yaşam anlayışına zorlayan siyasal bir pratik olarak karşımıza çıkar. Üniversitelerde müfredatın bu doğrultuda şekillendirilmesi, bilimsel düşüncenin sınırlandırılması ve öğrenciler üzerindeki baskının daha da artması anlamına gelir. Oysa bilim, baskıdan ziyade halk yararına sorgulanmalıdır; üniversiteler de bu sorgulamanın kurumsal zeminidir.
Gericilik, tabi ki sadece bu şekilde üniversitelerde yer bulmuyor. Saray rejimi tarafından teşkilatlandırılıyor, torpilli akademisyen ve öğrenci yerleştirmeleriyle de görünürlük kazanıyor. Gerici akademisyenleri ile öğrencilere zehir pompalanıyor, gerici öğrencileri ile de zehir yayılmaya çalışılıyor. Bilimden tamamen uzak konferans ve panellerle de destekleniyor.
Ne yapmalı?
Gericiliğin üniversitelerde nasıl vukuu bulduğu apaçık ortada. Peki bizler buna karşı ne yapmalıyız? Üniversiteli kadınlar olarak bu gericilikle nasıl mücadele etmeliyiz?
Cevabımız çok nettir. Biz üniversiteli kadınlar örgütlenmeli ve bizden çalınan tüm kamusal ve toplumsal alanlarımızı geri almalıyız. Bizden çaldıklarıyla kurdukları hakimiyeti yıkmalı, dinci gerici akademisyenleri tek tek ifşa etmeli, arkasında bulunan patriyarkal sistemi alaşağı etmeliyiz.
Tacize, erkek şiddetine ve gericiliğe karşı mor boyalarımızı kuşandık, yeni bir toplumsal tahayyülün kapısını çalıyoruz. Zira biz üniversiteli kadınlar kampüslerden sokaklara taşıyoruz, gericiliğin zincirini kıracağız!