Bitmeyen tadilat, yalanlar, 500 milyon ihale: İstanbul Üniversitesi’nde Hukuk ve İktisat Fakültelerinin taşınması

Üç yıl önce üniversiteliyi öncelemeden, üniversiteyi rant projelerine açmak için “halka açık üniversite” söylemini araçsallaştıran anlayışın, bugün deprem riskini öne sürerken de üniversite bileşenlerini öncelemediği açıktır. Deprem bahanesi yalnızca üniversitelerde karşımıza çıkan bir olgu değildir. Kentsel dönüşüm projelerinde de hak sahiplerinin yerinden edilmesi, kiracıların mağdur edilmesi, etkilenen tarafların süreçlere dahil edilmemesi, mevcut yaşam alanlarının dokusunun bozulması ve ekonomik, sosyal, kültürel eşitsizliklerin derinleşmesi gibi sonuçlar yaratmıştır. Deprem ve afetler de çoğu zaman bu süreçlerin gerekçesi olarak kullanılmaktadır. Kaldı ki depremi tekil bir sorun gibi ele alıp müteahhitlere sınırsız imar hakkı tanıyan, imar afları çıkaran iktidarın; ne hikmetse İstanbul Üniversitesi gibi gençlik hareketlerinin tarihinin yazıldığı bir üniversitede bunu uygulamaya çalışması dikkat çekicidir

İstanbul Üniversitesi,

Meseleyi 2014’ten itibaren ele almak gerekirse; bu okulun tadilat geçmişi, “geçici” denilerek kalıcılaştırılan sorunlardan ibarettir. 2014’te Siyasal Bilgiler Fakültesi binasının restorasyonuyla başlayan süreçte, “2017’de bitecek” denilen inşaat yıllarca sürdü. Bu yüzden okula prefabrikte başlayıp, binlerce öğrenci gibi okul yüzü görmeden prefabrikten mezun olan koca bir nesil yetişti. O dönem fakülte parça parça bölündü. Lisans öğrencileri Esnaf Hastanesi arkasındaki prefabriğe, akademisyenler ise Gülhane’ye sürüldü. Sonra o prefabrik, idari personele yemekhane yapılacağı gerekçesiyle boşaltıldı; öğrenciler Süleymaniye’deki İktisat Ek Binası olan başka bir prefabriğe gönderildi. Bu kez İktisat öğrencileri Esnaf Hastanesi yanındaki binaya sıkışmak zorunda kaldı. Bu plansızlık ve şantiye hali pandemi sonrasında merkez kampüse de sıçradı. Hukuk ve İktisat Fakültelerinin tadilatı başlayınca tarihi kampüs resmen bir inşaat alanına döndü. Hukuk öğrencileri İlahiyat’a, İletişim’e ve konferans salonlarına dağıtıldı; amfi yetersizliği nedeniyle dersleri yerlerde oturarak dinlemek zorunda kaldılar. İktisat öğrencileri Ek 1 ve Ek 2 binalarına sıkıştırıldı; sınıflarda yer olmadığı için yan sınıflardan sandalye taşımak ya da tıpkı hukukçular gibi yerde oturmak zorunda kaldılar.

Günümüze, yani 2025 ve 2026 sürecine geldiğimizde ise bu tadilat deneyimi artık bir “kampüsten arındırma” pratiğine dönüştü. Daha yeni yapılan hazırlık binasının Küçükçekmece’deki külliyeye taşınması gündeme geldi, Fen Fakültesi ise inşaat nedeniyle tamamen erişilemez hale geldi. Bugün ise son durum olarak İktisat ve Hukuk Fakülteleri’nin tamamen taşınması tartışılıyor. Ne zaman bir muhatap aransa karşılarında ya “deprem riski” ya da “şu anlık bir şey yok” diyen bir yönetim var. En son söylenen ise şu oldu: “Önceki tadilat temel güçlendirmesiydi. Bu sefer kolon ve kirişlerde güçlendirme yapılacak. O zaman bütçe ona yetmişti, o tamamlandı”

Mesele gerçekten tadilat ve öğrencilerin güvenliği mi?

Bu süreçteki tadilat meselesini açmak gerekiyor. Her zamanki gibi kulaktan kulağa, üniversitelilere dışarıdan fısıltıyla yayılan Hukuk ve İktisat’ın taşınma gündemi ortaya çıktı. Şu an için resmî bir açıklama yapılmadığını belirtmekte fayda var. Yönetimle yapılan görüşme sonrasında aktarılanlara göre, “Tadilat için kesinleşmiş bir süreç yok, toplantılar sürüyor” denildi. Yine aynı görüşmede, “Tahmini olarak bir hafta içerisinde açıklama yapılır” denildi; ancak o sürenin dolmasına da çok az kaldı.

Buna rağmen çelişkili açıklamalar yapılmaya devam ediyor. Bir yandan “Önceki tadilat temel güçlendirmesiydi, bu sefer kolon ve kirişlerde güçlendirme yapılacak. O zaman bütçe ona yetmişti” deniliyor. Bunu da ülkenin en çok ödenek alan üniversitelerinden birinde söylüyorlar. Öte yandan “Kesin bir şey yok” derken, bir yandan da firmanın çalışmaları üç ay içerisinde tamamlayacağını söylediği aktarılıyor. Bunun ne kadar gerçekçi olduğu tartışmalı. Görüşmede ayrıca “Maksimum bir yıl bu sürece katlanabileceğimizi söyledik” denildi. Yanlış anlaşılmasın; burada katlanabilecek olan üniversiteliler ve üniversitenin bileşenleri değil, kayyum yönetimidir.

Bütün olarak baktığımızda İstanbul Üniversitesi; şehrin göbeğinde yer alan, mücadele tarihiyle ülke gündemine yön veren ve iktidarın bir politikasını uygulamak istediğinde ilk başvurduğu alanlardan biridir. Gerek yetiştirdiği kadrolar, gerek üniversite-sermaye iş birlikleri, gerekse yandaş sermayeden bakana, akademisyenine kadar birçok kişinin ağırlandığı bir yer olmasıyla bunun farkındaydık. Tarihi ve işlevi bir yana; aynı zamanda Boğaz’a bakan, Fatih’in merkezinde yer alan, tarihi mimarisiyle de turistik ve ekonomik değeri yüksek bir konumda bulunuyor.

“Duvarsız üniversite” süreci

2024 yılında “Duvarsız üniversite” bahanesiyle başlayan süreci ele almak faydalı olacaktır. Yine tepeden inme kararla açık kapı açık bilim denilerek üniversitenin kapılarını açmak istemişlerdi. Meselenin toplum ve üniversiteliler üzerinden kurulmadığını dertlerinin de bilim olmadığını söylemiştik. Üniversiteleri ticarethanelere dönüştüren ve onları yalnızca sermaye çıkarları doğrultusunda işlevlendiren bir iktidarın atadığı kayyum yönetiminin amacının da buradan bağımsız olmadığını ifade etmiştik.

Şimdiki gündem de bundan bağımsız düşünülemez. Bugüne kadarki piyasalaştırma süreçlerinin neredeyse tamamı, önce üniversitelilerin yararına bir karar gibi sunulmuş, ardından kararın arkasındaki gerçek niyet zamanla ortaya çıkmıştır. Bu meselede de benzer bir sonucun ortaya çıkacağı açıktır. Süreç en sonunda “Derdiniz okumak değil mi? Ha şurada okuyun ha burada okuyun” noktasına kadar getirilebilir. O dönem de söylediğimiz gibi, bu karar halk yararına değil; kamusal alanın tasfiyesine hizmet eden adımlardan biridir.

O dönem İstanbul Üniversitesi gibi köklü üniversitelerin kent merkezlerinden taşınmasının yakın vadede gerçekleşmeyeceği düşünülürken, daha 2024 yılında bunun adımlarının atıldığı 2026 yılından daha net görünüyor. Bu nedenle bu süreci bir bütün olarak ele almak, bundan sonraki gelişmeleri yorumlamamızı da kolaylaştıracaktır. Üniversitelerin kamusallığı da üniversitelilerin kamusal hakları da aşama aşama gasp ediliyor.

Hazırlığın taşınmasının gündeme gelmesinden Fen Fakültesinin inşaat nedeniyle erişilemez hale gelmesine, ardından İktisat Fakültesi kütüphanesinin yenilenmesine ve bugün Hukuk ile İktisat’ın taşınmasının tartışılmasına uzanan süreç birbirinden bağımsız değildir.

Söz, yetki, karar; üniversite bileşenlerine!

Bu kez de deprem riski bahanesi görece yeni bir gerekçe olarak karşımıza çıkıyor. Üç yıl önce üniversiteliyi öncelemeden, üniversiteyi rant projelerine açmak için “halka açık üniversite” söylemini araçsallaştıran anlayışın, bugün deprem riskini öne sürerken de üniversite bileşenlerini öncelemediği açıktır. Deprem bahanesi yalnızca üniversitelerde karşımıza çıkan bir olgu değildir. Kentsel dönüşüm projelerinde de hak sahiplerinin yerinden edilmesi, kiracıların mağdur edilmesi, etkilenen tarafların süreçlere dahil edilmemesi, mevcut yaşam alanlarının dokusunun bozulması ve ekonomik, sosyal, kültürel eşitsizliklerin derinleşmesi gibi sonuçlar yaratmıştır. Deprem ve afetler de çoğu zaman bu süreçlerin gerekçesi olarak kullanılmaktadır. Kaldı ki depremi tekil bir sorun gibi ele alıp müteahhitlere sınırsız imar hakkı tanıyan, imar afları çıkaran iktidarın; ne hikmetse İstanbul Üniversitesi gibi gençlik hareketlerinin tarihinin yazıldığı bir üniversitede bunu uygulamaya çalışması dikkat çekicidir. Üstelik bunu üniversitenin hiçbir bileşenine danışılmadan yapılmaktadır.

Bu nedenle öğrencilerin kendi muhalefetlerini kurabildiği, birlikte düşünebildiği, üretebildiği ve tartışabildiği alanların tasfiyesine karşı kamusal alanı savunmak gerektiğini düşünüyoruz. Asıl odaklanılması gereken nokta da budur. Çünkü bugün herhangi bir rektörün alacağı bir kararla üniversitelerin demokratikleşmeyeceği, özgürleşmeyeceği, üniversitelilerin yararına kurumlar haline gelmeyeceği; deprem riskinin ortadan kalkmayacağı ve kadınlar için güvenli kampüslerin oluşmayacağı açıktır. Deneyimlerden ders çıkararak söyleyebiliriz ki üniversitenin bugün ihtiyacı olan şey; karar alma süreçlerini en demokratik biçimde işleten, üniversitelilerin katılımını esas alan ve alınan kararların uygulanmasında tüm üniversitelilerin aktif özne olmasını sağlayan ortak bir mücadele ve bir araya geliş zemininin kurulmasıdır. Bunun da kayyum yönetiminin altında ya da verdiği kararların uygulayıcıları olarak yapılamayacağı açıktır. Söz yetki karar anca ve anca üniversite bileşenlerinindir. Üniversite ile ilgili kararları da yalnızca üniversitenin gerçek sahipleri verebilir.

İstanbul Üniversitesi öğrencileri olarak kampüsümüzü terk etmeyeceğiz.

İstanbul Üniversitesi öğrencisi Şimal Civelek