Bakırçay Üniversitesi’nden Mert Kaya yazdı: Mutlak butlandan savaş politikalarına gençliğin rolü
Demokratik haklar mücadelesi yalnızca seçimlerin ya da parlamenter mekanizmaların savunusu olarak ele alınamaz. Mesele halkın kendi yaşamı üzerinde söz ve karar sahibi olma mücadelesidir. Burada söz konusu olan yalnızca seçimlerde ortaya çıkan soyut bir sandık iradesi değildir. Demokratik meşruiyetten söz ederken asıl olarak emekçilerin çalışma ve yaşam koşulları üzerinde söz sahibi olmasını, gençliğin üniversitelerini ve geleceğini belirleyebilmesini, kadınların yaşamlarına ilişkin kararları özgürce verebilmesini ve halkın kendi yaşamını ilgilendiren konularda doğrudan söz ve karar hakkına sahip olmasını kastediyoruz.

CHP’de gündeme gelen mutlak butlan tartışması yalnızca bir kurultayın geçerliliği ya da bir yönetim tartışması değildir. Bu kriz, Türkiye’de siyasal alanın nasıl şekillendirildiğini, demokratik meşruiyetin hangi koşullarda tanındığını ve halkın siyasal iradesinin hangi mekanizmalarla sınırlandırıldığını gösteren güncel bir örnektir.
Türkiye’de egemen sınıflar uzun yıllardır siyasal sistemi “milli irade”, “hukukun üstünlüğü” ve “demokratik rekabet” söylemleriyle meşrulaştırmaktadır. Ancak sermaye düzeninin ve devletin stratejik ihtiyaçları söz konusu olduğunda bu ilkelerin hızla askıya alınabildiği defalarca görülmüştür. Çünkü Türkiye’de siyasal alan tarihsel olarak devlet yapısının ihtiyaçları doğrultusunda açılıp kapatılan dar bir alan olarak şekillenmiştir. Darbeler, sıkıyönetimler, OHAL rejimleri, parti kapatmaları ve günümüzde yargısal-idari müdahaleler bu sürekliliğin farklı biçimleridir. Kriz dönemlerinde devlet aygıtı toplumsal muhalefeti denetim altında tutmak için baskı araçlarını daha görünür biçimde devreye sokmuştur.
CHP krizinin ötesinde
Bu nedenle meseleye yalnızca CHP penceresinden bakmak eksiktir. Kayyum atamaları, üniversitelerde iradenin yok sayılması, grev yasakları ve benzeri müdahaleler aynı siyasal mantığın farklı görünümleridir. Sorun hangi partinin hedef alındığı değil, halkın örgütlü iradesinin hangi araçlarla etkisizleştirildiğidir. Tam da burada düzen siyasetinin sınırları açığa çıkar. Düzen partileri demokrasi sorununu çoğunlukla kendi pozisyonları tehdit altına girdiğinde gündeme getirir. Oysa demokratik haklara yönelik saldırılar yalnızca belirli siyasal aktörleri değil; gençliği, emekçileri, kadınları ve ezilen halkları doğrudan hedef almaktadır. CHP’de yaşanan kriz de bu çelişkinin bir sonucudur. Devlet merkezli siyaset geleneği, bugün aynı müdahale mekanizmalarıyla karşı karşıya kalmaktadır.
Mesele herhangi bir parti içi krizden çok daha geniştir. Gençlik yoksulluk, güvencesizlik ve baskı koşulları içinde geleceksizliğe itilmiştir. Üniversitelerde bilimsel ve demokratik eğitim hakkı aşındırılırken milyonlarca genç ucuz emek sömürüsüne mahkum edilmektedir. Bu tablo yalnızca yanlış politikaların değil, doğrudan doğruya mevcut düzenin yapısal sonuçlarının ürünüdür.
Yaşamın tüm alanlarında demokrasi mücadelesi
Bu nedenle demokratik haklar mücadelesi yalnızca seçimlerin ya da parlamenter mekanizmaların savunusu olarak ele alınamaz. Mesele halkın kendi yaşamı üzerinde söz ve karar sahibi olma mücadelesidir. Burada söz konusu olan yalnızca seçimlerde ortaya çıkan soyut bir sandık iradesi değildir. Demokratik meşruiyetten söz ederken asıl olarak emekçilerin çalışma ve yaşam koşulları üzerinde söz sahibi olmasını, gençliğin üniversitelerini ve geleceğini belirleyebilmesini, kadınların yaşamlarına ilişkin kararları özgürce verebilmesini ve halkın kendi yaşamını ilgilendiren konularda doğrudan söz ve karar hakkına sahip olmasını kastediyoruz.
Bu açıdan bakıldığında üniversitelerin yönetimi, üretim süreçlerinde söz hakkı, kadınların yaşamlarına dair kararlar, grev hakkı ve seçilmiş iradenin korunması aynı demokratik mücadelenin parçalarıdır. Bu mücadelelerin her biri, faşizme karşı demokrasi mücadelesinin farklı alanlardaki görünümleridir. Çünkü demokrasi mücadelesi yalnızca seçim dönemlerinde değil; kampüslerde, işyerlerinde, mahallelerde ve yaşamın bütün alanlarında sürmektedir.
Mutlak butlan tartışması da bu açıdan önemli bir gerçeği açığa çıkarmaktadır. Demokratik haklar yukarıdan verilmiş ve kalıcı biçimde güvence altına alınmış kazanımlar değildir. Tam tersine, toplumsal mücadelelerin ürünü olarak ortaya çıkar ve ancak mücadeleyle korunabilir. Bu nedenle demokrasi yalnızca sandıkta değil; sokakta, kampüste ve işyerlerinde savunulmak zorundadır.
Anti-emperyalist mücadelenin gerekliliği
Türkiye siyasal tarihinde seçilmiş irade ile devlet aygıtı arasındaki gerilim yapısal bir süreklilik taşımaktadır. Darbeler, muhtıralar, parti kapatma süreçleri ve yargı müdahaleleri bu hattın farklı görünümleridir. Bugün bu müdahale biçimleri daha çok idari ve yargısal araçlarla yeniden üretilmektedir. Yöntem değişse de amaç değişmemektedir: siyasal alanı kontrol altında tutmak ve toplumsal muhalefeti sınırlandırmak. Üstelik bu süreç yalnızca iç siyasal dengelerle açıklanamaz. Bölgesel savaşların, Ortadoğu’da derinleşen gerilimlerin, emperyalist güçler arasındaki rekabetin ve neoliberal kapitalizmin çok yönlü krizinin yarattığı koşullar altında egemen sınıflar siyasal alanı yeniden oluşturmaya çalışmaktadır. Demokratik haklara yönelik saldırılar ile siyasal alanın daraltılması bu yeniden yapılanma sürecinden bağımsız değildir.
Bu nedenle CHP kurultayı ile kayyum uygulamaları birebir aynı olmasa da benzer bir siyasal mantıktan beslenmektedir. Her iki durumda da karşımıza çıkan şey, halkın iradesinin farklı araçlarla yeniden tanımlanması ve sınırlandırılmasıdır. Bu da tartışmayı tekil bir siyasi aktörün ötesine taşımaktadır.
Bu süreç aynı zamanda 7-8 Temmuz’da Türkiye’de gerçekleştirilecek NATO Zirvesi bağlamında da değerlendirilmelidir. NATO, kuruluşundan bu yana dünya halklarının özgürlük ve barış taleplerini bastıran, emperyalist güçlerin ekonomik ve siyasal çıkarlarını koruyan bir askeri ittifak olarak hareket etmiştir. Yugoslavya’dan Afganistan’a, Libya’dan Ortadoğu’ya kadar birçok coğrafyada yürütülen müdahaleler, savaşlar ve işgaller milyonlarca insanın yaşamını doğrudan etkilemiş; halklara kan, yıkım, göç ve yoksulluk getirmiştir.
Bugün derinleşen emperyalist rekabet koşullarında gerçekleştirilecek NATO Zirvesi de yalnızca diplomatik bir toplantı değil, emperyalist güçlerin bölgesel ve küresel çıkarlarını korumaya yönelik yeni stratejilerin tartışıldığı bir siyasal eşik niteliğindedir. Bu nedenle zirveye giderken toplumsal muhalefetin denetim altına alınması, demokratik hakların sınırlandırılması ve siyasal alanın daha sıkı biçimde kontrol edilmesi tesadüfi değildir. Emperyalist savaş politikalarının hayata geçirilebilmesi ve sermaye düzeninin ihtiyaçlarının güvence altına alınabilmesi için içeride daha denetimli ve daha baskıcı bir siyasal iklime ihtiyaç duyulmaktadır.
Bu açıdan NATO Zirvesi ile demokratik haklara yönelik müdahaleler arasında dolaylı fakat güçlü bir ilişki bulunmaktadır. Savaş politikaları dışarıda halklara yıkım taşırken, içeride ise baskı mekanizmalarının güçlendirilmesini beraberinde getirmektedir. Bu nedenle demokrasi mücadelesi ile anti-emperyalist mücadele birbirinden ayrı düşünülemez. Halkın siyasal iradesini savunmak, aynı zamanda emperyalist savaş politikalarına, militarizme ve bu politikaların içeride yarattığı baskı düzenine karşı mücadele etmeyi gerektirmektedir.
Gençliğin rolü ve görevi
Son yıllarda gençlik yalnızca ekonomik kriz nedeniyle değil, demokratik hakların sistematik biçimde daraltılması karşısında da politikleşmiştir. 19 Mart sonrasında ortaya çıkan toplumsal hareketlilik bu birikimin doğrudan ifadesidir. Gençlik yalnızca belirli bir siyasal aktörün yanında saf tutmak için değil; geleceksizliğe, güvencesizliğe, baskıya ve yaşamı üzerinde kurulan tahakküme karşı alanlara çıkmıştır.
Bu süreç gençliğin düzen siyasetinin sınırlarını aşan bağımsız bir siyasal özne haline geldiğini göstermektedir. Çünkü sorun yalnızca yönetim değişikliği değil, doğrudan doğruya yaşam koşullarını belirleyen yapısal düzendir.
Bu nedenle çözüm, düzen içi klik mücadelelerinde taraf olmak ya da demokratikleşmeyi düzen siyasetinin sınırları içinde aramak değildir. Düzen partileri çoğu zaman demokratik hakları kendi siyasal alanları tehdit edildiğinde savunmaktadır. Oysa bugün ihtiyaç duyulan şey, ortaya çıkan toplumsal tepkiyi herhangi bir düzen gücünün yedeğine sürüklemek değil; onu bağımsız, örgütlü ve birleşik bir mücadele hattında büyütebilmektir.
Aynı müdahale mantığı kayyumlarda, üniversitelerde, grev yasaklarında ve siyasal alanın daraltılmasının her biçiminde karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle demokratik haklar parçalı değil, bütünlüklü biçimde savunulmalıdır. Özerk-demokratik üniversite mücadelesi, işçilerin grev hakkı mücadelesi, kadınların özgürlük mücadelesi ve halkın siyasal temsil hakkını savunma mücadelesi aynı demokratik hattın parçalarıdır.
Sonuç yerine
Sonuç olarak bugün Türkiye’de temel görev, faşizme karşı demokrasi mücadelesini büyütmek ve bu mücadeleyi emekçilerin, gençlerin, kadınların ve ezilen halkların bağımsız örgütlenmeleriyle güçlendirmektir. Demokratik meşruiyetin gerçek güvencesi mahkeme salonları ya da iktidar koridorları değil, örgütlü halkın yarattığı toplumsal güçtür. Bu karanlığı dağıtacak olan da düzen içi hesaplaşmalar değil; halkın kendi yaşamı üzerinde söz ve karar sahibi olma iradesini büyüten örgütlü mücadeledir