Alternatif bir dünya düşlemeye davet

Alternatif bir dünyanın düşlenmesi, sosyal altüst oluşlara doğru atılan ilk adımdır. Neyin “normal” olduğuna yönelik algı, eylemi de belirler. Ne var ki düşlemek yetmez. Alternatif dünyayı yaratacak pratiğin de yaratılması gerekir. Kapitalizm; bireyciliğe, bencilliğe ve topluma yönelik güvensizliğe dayanarak inşa ettiği ideoloji ve sosyal pratik aracılığıyla nasıl kendini yeniden üretiyorsa, alternatif bir dünya düşleyenlerin de toplumculuğun, kolektivitenin ve eşitliğin üzerine inşa edeceği bir sosyal pratik mevcuttur

Zihin, gerçeklikle etkileşim hâlindeki çok-boyutlu bir uzaydır. İnsan, burayı gerçeklikle besler ve düşlediği imgeler aracılığıyla gerçekliği de değiştirir ve dönüştürür. Nitekim, “insan”ı yaratan, zihin ile gerçeklik arasındaki bu etkileşimdir. Ne var ki insan, bir birey olarak, başlı başına bir anlam ifade etmez. Tıpkı bir yapboz parçası gibi, ancak bütünde anlama kavuşur. Bu bütün, toplumdur. Toplum ki insan ırkına handiyse bütün dünyayı yurt kılma, doğaya hükmetme imkânı vermiştir. Bu noktada büyük üstat Engels’e kulak verelim:

Beynin ve ona eşlik eden duyularının gelişmesinin, gittikçe durulaşan bilincin, soyutlama ve sonuç çıkarma yeteneğinin emek ve dil üzerindeki tepkisi, hem emeğe, hem de konuşmaya daha çok gelişme için durmadan yenilenen bir dürtü verdi. Bu gelişme sonunda insan, maymundan ayrılınca, bitiş noktasına gelmedi, değişik zamanlarda, değişik insan topluluklarında, derecesi ve yönü değişerek, hatta orada burada yerel ya da geçici bir gerilemeyle kesintiye uğrayarak, tüm olarak büyük ilerlemeler gösterdi. Oluşumunu tamamlamış insanın ortaya çıkışı ile birlikte sahneye çıkan yeni bir öğe, yani toplum bu gelişimi hem güçlü bir biçimde hızlandırdı ve hem de bu gelişime daha kesin bir yön verdi.

Zihin ile gerçeklik arasındaki etkileşime paralel olarak, birey ile toplum arasında da bir etkileşim mevcuttur. Toplum, tarihi sıçramaları gerçekleştirecek kahramanları yetiştirir; kahramanlar, tarihin çarkını ileriye doğru döndürmeye yönelik bir inisiyatifle toplumları dönüştürür. Diğer bir deyişle, ikisi de birbirinin ürünüdür. Biri olmadan diğeri de olmaz. Bu ikili yön, diyalektik bir bütünü meydana getirir. Tarihin çarkı ancak gerekli koşulların oluştuğu ve devrimci inisiyatifin ele alındığı vakit ileriye doğru döner. Böylelikle, toplum yeni kahramanları, kahramanlar yeni toplumları yaratır. Biz bu metin özelinde, zihindeki imgelerden tarihin çarkını ileriye doğru döndürecek sosyal altüst oluşlara doğru kabaca iz süreceğiz.

Zihin için “çok-boyutlu bir uzay” dedik. Bu uzayda, düşünceler, bilhassa statüko aleyhine düşünceler nasıl doğar? Bu soruyu yanıtlamak, “İsyan nedir?” sorusunu yanıtlayabilmek açısından da mühim. Doğrusu, ideolojik çatışma üzerine kafa yoran herkes, mevzubahis soruya bir yanıt bulmaya çabalar. Zira bu soru, zihin ile gerçeklik arasındaki etkileşimin nasıl düzenleneceği hakkındadır. Bu bağlamda, “ideolojik mücadele” olarak adlandırılan şey de tam olarak olguların bireyler nezdinde çağrıştırdıkları üzerinde hâkimiyet kurma mücadelesidir. Farz-ı muhâl, bir üniversitedeki rektörün söylevinin öğrenci nezdindeki meşruiyeti ve yarattığı çağrışım, doğrudan ideolojik mücadelenin nesnesidir. Öğrencinin söylevi dinlerken zihninde rektörü “kayyum” olarak işaretleyerek sözlerini güvenilmez bulması, sosyal ve politik sonuçlar doğuracağı gibi, tam tersi de bu tür sonuçlar doğurur. Bu sebeple, her şey ideolojik mücadeleden nasibini alır.

Bu noktada, John Carpenter tarafından yazılan ve yönetilen 1988 tarihli They Live filmi üzerine konuşmak yerinde olur. Bu film, ideolojik mücadeleyi hayli başarılı bir alegoriyle ele alır. Filmin başkarakteri Los Angeles’ta iş arayan evsiz bir işçidir. Bir gün tesadüfen bir güneş gözlüğü bulur. Bu gözlüğü taktığında, içinde yaşadığı dünyayı farklı görmeye başlar. Dünya, uzaylılar tarafından istila edilmiştir. Uzaylılar, insanların arasında insan kılığında dolaşmaktadır. Fakat filmin asıl başarılı olduğu nokta, sıradan nesneleri gerçek anlamlarıyla gösterdiği anlardır. Başkarakter, güneş gözlüğünü taktığında televizyonun, dergilerin, reklam panolarının ve hatta banknotların bile bilinçaltını hedefleyen mesajlar ile dolu olduğunu görür. Sistem, insanların köleliğini baki kılmak üzere tasarlanmıştır.

Filmden propaganda afişlerinin gerçek anlamlarıyla gözüktüğü bir sahne

They Live, kapitalizmin sıradan bir insan üzerindeki ideolojik hegemonyasını göstermesi bakımından hayli başarılı bir film. Öte yandan, filmin gösterdiği bir diğer olgu, kapitalist distopyanın evvelâ zihinde inşa edildiğidir. Kapitalizm, -tüm sosyal düzenler gibi- bir ilişkiler bütünüdür. Zihinlerde kurulan ideolojik hegemonya, diğer bir deyişle sistemleri işler kılan yazılım, bu ilişkiler bütününü sürekli olarak yeniden kurar. Öyleyse, denebilir ki yeni bir sisteme yönelik gerçek bir talep, evvelâ alternatif bir dünyanın düşlenmesiyle doğar. Hâkim sistem tarafından zihinlere takılan pranga çıkarılmalı, alternatif bir sistemi kuracak ilişkileri örecek ideolojik perspektif kuşanılmalıdır. Biz bu ideolojik perspektife Marksizm diyoruz.

Olguları algılayış biçimimize yönelik dayatmaya karşı mücadele, yani ideolojik mücadele, evvelâ bireyin zihninde başlar. Genellikle Mahir Çayan’a atfedilen “Kişiliklerinde devrim yapamayanlar, devrimci olamazlar.” sözü, bu bağlamda, son derece doğrudur. Değişime yönelik bir sosyal hareketi meydana getiren, değişimi talep eden bireylerin çabalarının toplamıdır. Doğalında, bu çaba, bireyler tarafından gönüllü olarak verilir. Hareketin tüm bileşenlerinin birbiri üzerindeki denetimi bir kenara bırakıldığında, bireyin düşünce ve eylemlerinin değişim talebine uygun olması, tutarlılık ve hareketin sürekliliği açısından zaruridir. Bu durumda, değişim talebi doğrultusunda düşünce ve eylemlerini düzenleme vazifesi de bireyin üzerindedir. Dolayısıyla, ideolojik mücadele, evvelâ bireyin eleştiri silahını kendisine doğrultmasını gerektirir. Diğer bir deyişle, ideolojik mücadele verilen sahalardan ilki, bireyin zihnidir. Ne de olsa devrim, onu yapacakların zihninde başlar.

Bu metin özelinde, devrimci mücadelenin özel olarak zihinsel boyutuna eğilişimiz okuru yanıltmasın. İdeolojik mücadeleden söz ederken, doğal olarak, sosyal hareketi meydana getiren her bir devrimci öznenin zihinsel dünyasından tekil olarak söz ediyoruz. Ne var ki bu durum, okurun bireye aslında sahip olmadığı bir nitelik yüklediğimize yönelik bir yanılgıya düşmesine sebep olabilir. Yanlış anlaşılmalara mahâl vermeyelim. Değişime yönelik bir sosyal hareketi meydana getiren, değişimi talep eden bireylerin çabalarının toplamıdır, dedik. Bu cümleye bir açıklık getirmek zaruri. Bireyin toplum ve çevresiyle kurduğu diyalektik ilişki gereği, -en geniş anlamıyla- sosyal ve çevresel koşullardan bağımsız bir biçimde var olamayacağı kesindir. Bu, bizi iki neticeye götürür: Birincisi, mevzubahis sosyal hareketi yalnızca devrimci inisiyatif meydana getiremez. Aynı anda onu mümkün kılacak koşulların oluşması da gerekir. İkincisi, sosyal hareketin niteliğine dairdir. Nicelikteki toplam, nitelikte sıçrama yaratır.
Sosyal hareketi meydana getiren bireylerin çabalarının toplamı, belli bir örgütlenme, bilinç ve sadakat düzeyine ulaştı mı, artık “ortak taleplerle hareket eden bir topluluk” değil; tarihi bir özne, gerçek bir sosyal hareket hâline gelir. Diğer bir deyişle, kendinde sınıf olmaktan çıkar ve kendi için sınıf olmaya başlar. Sosyal hareket, bireyi dönüştürür.

Alternatif bir dünyanın düşlenmesi, sosyal altüst oluşlara doğru atılan ilk adımdır. Neyin “normal” olduğuna yönelik algı, eylemi de belirler. Ne var ki düşlemek yetmez. Alternatif dünyayı yaratacak pratiğin de yaratılması gerekir. Kapitalizm; bireyciliğe, bencilliğe ve topluma yönelik güvensizliğe dayanarak inşa ettiği ideoloji ve sosyal pratik aracılığıyla nasıl kendini yeniden üretiyorsa, alternatif bir dünya düşleyenlerin de toplumculuğun, kolektivitenin ve eşitliğin üzerine inşa edeceği bir sosyal pratik mevcuttur. Bu bağlamda, toplumdaki demokratik ve sosyal bilinci geliştirecek her türlü faaliyet, bu amaca hizmet eder.

Değişim, sorumluluk gerektirir. Sosyalizm, yalnızca mülk sahipleriyle sınırlı olmayan bir “gerçek demokrasi” olarak ele anılacaksa, toplumun tüm kesimlerinin alternatif dünyayı kuracak iradenin bir parçası olacağı unutulmamalıdır. Lafı dolandırmadan ifade edelim: Saygıdeğer okur, sen düşlediğimiz dünyayı kuracak olan iradenin bir parçasısın. Kaderin üzerinde bir avuç bezirgânın değil, bizzat senin söz sahibi olman gerekiyor. Bu hakkı da -tarihte sayısız defa görüldüğü üzere-  sana vermeyecekler, söke söke alacaksın. Bu da elini taşın altına koymanı, sorumluluk almanı gerektiriyor.

İstanbul Üniversitesi öğrencisi Ege Arda Orel yazdı